RESIM PAYLASIMI
Mini blog hikaye ''Dörtlü Kaos Mimarları''nı okudunuz mu? Yakın tarihin esrarengiz cinayetlerinin ardındakiler ve inanılmaz zihin kontrol teknikleri.. Hepsi ve daha fazlası gerilim ve gizem dolu mini blog hikaye ''Dörtlü Kaos Mimarları''nda..

28 Ocak 2015 Çarşamba

''Muhterem Bey'' Teorisi


Teorideki herşey hayal ürünüdür. Gerçeklerle bağdaştırılamaz.

1992

Muhterem Bey Gazetecilik ve Yazarlık Vakfı ‘na ait bir evde, elinde bir kitap, koltuğunda oturuyordu. Gözleri kitaba o kadar kısık bakıyordu ki ona uzaktan bakan kitap okurken uyuduğunu düşünebilirdi. Kapı çalındı ama Muhterem Bey başını kaldırmadı. Bu yüzden yardımcısı Ahmet, kapıyı bir defa daha vurdu. Hoca yine başını kaldırmamıştı. Biraz yaklaştığında dudaklarının oynadığını gördü. Muhterem Bey uyumuyordu.

-Efendim? dedi sessizce..

Yaşlı adam gözlüğünü çıkarıp kitabın arasına koydu ve Ahmet’e baktı. Muhterem Bey özellikle kitap okurken rahatsız edilmekten hoşlanmazdı. Bu yüzden Ahmet hocanın yüz ifadesine dikkat etti. Hoca ifadesiz bakıyordu. Hemen söze girdi:

-Efendim sayın cumhurbaşkanı amerikada prostat ameliyatı olmuş. Oradaki kardeşlerimiz sizin de sayın reisi cumhuru ziyaret etmenizde ısrarcı oluyorlar. Hem ‘’hocamız bizi unuttu mu? neden gelmiyor?’’ diyorlar..

Ahmet’in konuşmasını dikkatle dinleyen Muhterem Bey, elindeki kitabı yanındaki masanın üzerine bıraktı. Ahmet kendisinin ‘’densizce’’ hareket ettiğini düşünmeye başladı. Muhterem Bey halen ifadesizdi.

-Bilemiyorum, ordaki arkadaşlar gelse olmaz mı? dedi.

Ahmet ne diyeceğini bilemedi..

-Efendim oradaki kardeşler sağlık problemleriniz için de en uygun yerin orası olabileceğini bildirdiler. Bu yüzden ısrarcı oluyorlar. Ama dilerseniz onlara cevabınızı ileteyim.

Muhterem Bey takkesini kafasına taktı ve Ahmet’e gülümsedi:

-Reisi cumhur’a bir hasta ziyareti yapalım öyleyse. Kendi hastalığımızı sonra düşünürüz, dedi.

Ahmet hoca efendinin kendisine gülümsemesi ile rahatadı. Hoca yıllardır bazı sağlık sıkıntıları yaşıyordu. Doktorlar kalp rahatsızlığından şüphe ediyordu. Cemaatindeki onu seven insanlar hocanın yaşamının ani bir krizle sonlanmasını istemiyordu. Bunun için derhal tedavi altına alınmalıydı ama hangi doktor, hangi hastane güvenilir olabilirdi? Cumhurbaşkanının ameliyatı, amerikada tedavi olma fırsatı doğuracaktı. Zira ülkenin içinde bulunduğu sağlık sistemi pek de sağlıklı değildi. Hoca efendi, tedavi olmasını söyleyenlere ‘’onun da zamanı var daha’’ diye karşılık veriyordu. Nihayet amerikaya gitmeye razı olmuştu. Ahmet hızla odadan çıkıp, antredeki telefona koşup numaraları tuşladı:

-Hoca efendi ziyarete razı oldu, tedavi için birşey söylemedi ama siz her türlü ihtimale karşı hazırlıklı olun ağabey, dedi.

Telefonu kapattığında içine bir ferahlık doğdu. Hoca yaşamalıydı, çok uzun yaşamalıydı..

1997

Latif Bey, vakfın başkanlığına seçildiğinde gözleri dolmuştu. Kendisini bu göreve layık gören eski dostu Muhterem Bey, üst düzey bürokrat ve iş adamlarıyla beraber oturduğu bir masada gözlerini ondan ayırmıyordu. Konuşmasını yapan Latif Bey, can yoldaşının ağaran saçlarına, yüzünün kırışıklığına ve sarkan göz altı torbalarına baktı. ‘’Hocamız yaşlanıyor’’ dedi içinden.. 5 yıl içerisinde Amerika’ya çeşitli nedenlerle gitmiş ama her defasında tedavi talebini geri çevirmişti. Giderek rahatsızlaşan vücudu yorgunluk emareleri gösteriyordu. Etrafındakiler fazladan ihtimam gösteriyor, Muhterem Bey’in bir gün hayatını kaybedeceği gerçeğiyle beraber, o günün erken geleceğinden endişe ediyordu. Kimse yüzüne karşı olumsuz birşey söyleyemiyordu. Çünkü söylerse kalbi incinebilirdi. Cemaatte hiç olmayan birşey, yalan başgöstermeye başladı.

Olumsuz bir durum geliştiğinde Muhterem Bey’e iletilmesi gerekirken, elden geldiğine bu bilgiler erteleniyor ve hatta bazen hiç söylenmeyebiliyordu. Zaman zaman devlet ricalinin övgülerine mazhar olan bu vaiz, Türkiye’nin en önemli cemaatinin lideri konumundaydı. Bilinçli, sağlıklı düşünebilen ve sonuna kadar imanlı bir nesil yetiştirme sevdasıyla yanan ağabeyler, Muhterem Bey ‘in tedavisi için bile ısrarcı olamıyordu.

Konuşmasını bitiren Latif Bey, Muhterem Bey’in masasına gidip yere eğildi. Kendisine özel görüşmek istediğini söylediğinde Muhterem Bey onu gözleriyle onayladı.

Toplantı bitip herkes köşesine çekildiğinde Latif Bey, uygun bir dille tedavi olması gerektiğinden bahsetti Muhterem Bey’e.. ‘’Kendisi için değilse bile cemaat için’’ tedavi olmalıydı. Onsuz cemaatin dağılacağından, gençlerin başıboş kalacağından endişe ediliyordu. Muhterem Bey, gittikçe artan ağrılarına ilk defa cevap verdi:

-Peki ama Amerika’da değil, diye cevap verdi.

Latif Bey mutluluktan uçuyordu. Telefon zinciri ile birbirlerine bu mutlu haberi veriyorlardı. Ardından İstanbul’da güvenilir bir doktor ve hastane arayışına girildi. Bundan 2 yıl önce, 1995’ te bir doktor ayaküstü dinlediği semptomlar için ‘’kalp damarlarının tıkalı olabileceği’’ teşhisini koymuştu.

1997 Türkiye’sinde özgürlükler kısıtlı, laiklik baskıcı, asker acımasızdı. Muhterem Bey’in her hareketi gazete ve televizyonlarda abartılı bir şekilde yayınlanıyordu. Bu şartlarda hocanın Türkiye’de muayene olması tehlikeli olabilirdi. İşi garantiye almak isteyen cemaatin ileri gelenleri, işi oldu bittiye getirip hocayı Amerika’ya götürme kararı aldılar. Muhterem Bey, bunu istemiyor idiyse de Latif Bey gibi eski arkadaşlarının ısrarlarına dayanamadı.

Latif Bey, hoca efendinin uçağının Chicago’ya indiğini öğrendi. Orada çok donanımlı ve meşhur kalp hastanesi bulunuyordu. Uzun yolculukları sevmeyen hocanın indiği şehirde tedavi olacağını düşünmüştü. Ama Amerika’daki ağabeyler öyle düşünmüyordu. Heyet, hoca efendiyle beraber Claveland Ohio ‘daki bir özel kliniğe gidiyorlardı. Bir yıl önce onu tedavi eden hocanın asistanını aradı. Hoca efendinin neden özel bir kliniğe nakledildiğini sordu. Asistan bilmiyordu! ‘’Nasıl olur?’’ diye düşündü Latif Bey.

-Siz kalp hocası değil misiniz? Tarhan hoca amerikan hastanesiyle ortak çalışıyor!

Aldığı cevap onu bir kez daha şok etti:

-Tarhan Bey psikoloji hocasıdır Latif Bey..

Latif Bey duyduklarına inanamıyordu. Acaba Muhterem Bey’in hassas kalbinin yanında bilmediği bir psikolojik rahatsızlığı mı vardı? Bir çok kişiyi arayabilirdi. Ama Latif Bey, Arjantin’deki bir dostunu aramayı tercih etti. ‘’Claveland Clinic (Ohio)’’  hakkında bilgi sordu.

-Latif Bey, bahsettiğiniz adres Claveland Clinic’e bağlı ‘’Lerner Research Institute’’ ve biyomedikal teknolojiler üzerine araştırmalar yapıyor. Orası bir sağlık merkezi değil, bilimsel deneyler yapılan bir enstitü..

Telefonu kapatan Latif Bey’in gözleri daldı. Amerika’daki ağabeyler ne düşünüyordu? ‘’Herhalde bir bildikleri var’’ diye düşündü Latif Bey. 

Bu düşünceden zamanla çok pişmanlık duyacaktı.

1999

Hoca efendi Türkiye’ye döneli 4 ay olmuştu. Cemaatin sıkıntılarını dinliyor, gündeme göre yorumlar getiriyor, çözümler üretiyordu. Ameliyatından bu yana daha da canlı görünüyordu. Ama Amerika ondan birşeyler almış gibiydi. Ahmet hoca efendinin bazı hallerinde gariplik hissediyordu ama ne olduğunu açıklayamıyordu. Eskisi gibi azarlamıyor, herşeyi kabul ediyor ve hoşgörüyle karşılıyordu. Ahmet kendi kendine ‘’sakinleştirici almış gibi’’ diyordu. Geleni gideni artmış, görüşmeler daha da uzun olmaya başlamıştı.

Hoca efendi sık sık uykuya dalıyor ve ani bir şekilde uyanıyordu. Uyanır uyanmaz da not defterini çıkarıp notlar alıyordu. Ahmet bir defasında:

-Hayırdır efendim? Kabuslar mı görüyorsunuz? Neden her gün böyle heyecanla uyanıyorsunuz? Doktora bildirmeli miyiz? diye sormuştu.

-Rüyalar görüyorum, önemli rüyalar.. diye cevap vermişti Muhterem Bey.

-Rüyalarınızı mı not alıyorsunuz efendim? diye tekrar sormuştu Ahmet.

Muhterem Bey cevap vermemiş, sadece penceren dışarı bakakalmıştı.

Ahmet birşeylerin yanlış gittiğinin farkındaydı. 7 yıl önceki hoca gitmiş, yerine asık suratlı, umursamaz bir adam gelmişti adeta. 2 yıl arayla önce Fener Rum Patriği Bartholomeos ile, daha sonra Papa John Paul II ile ‘’dinlerarası diyalog’’ adı altında görüşmeler yapmıştı. 7 yıl önce ‘’yahudi-hristiyan cennete giremez’’ diyen vaiz, muhattaplarından ortak payda arıyor, ‘’cennet’’e girebileceklerini fetva veriyordu. Bu süre zarfında başörtüsü yüzünden okuyamayan kızlara ‘’başörtüsü fürüattır’’ dediği röportajıyla çok tartışılmıştı. Lideriyle beraber cemaat de farklı bir yapıya girmeye başladı. Amerika ve avrupadaki ‘’paralı’’ ağabeyler, cemaatin teşkilat yapısını belirliyor, yeni görevlendirmeler ve atamalar yapıyor, Allah rızası için toplanan gençleri belirli mesleklere yönlendiriyordu. Bu garip talepler, bilgilendirme amaçlı Muhterem Bey’e iletiliyor ancak o ‘’doğrudur’’ diyerek onay veriyordu.

Ahmet sayısız değişkenin, artık cemaatin aleyhine çalıştığının farkına varmaya başladı. Hoca efendiye bunu anlatmaya çalışsa da, hoca onu her defasında islami bilgisiyle alt ediyordu. Yaptığı her işi Kuran’dan, hadisten, siyer-i nebi’den, sahabeden örneklerle savunuyor ama işin yanlışlığındaki temel noktayı görmezden geliyordu.

Cemaatin temel ilkesi siyasetten uzak olmasıydı. Ama bu süreçte herşey değişiyordu. Son seçimlerde alenen sol bir partiye oy verme çağrısında bulunuldu. O sol bir partinin lideri de başbakan olmuştu.

Bir gün Latif Bey telefon ederek. Ruhi Metehan Yüksel adlı savcının hoca efendi aleyhinde Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne dava açtığını söyledi. Cemaat ‘’tedbir’’e davet ediliyordu. Amerika’daki ağabeyler Muhterem Bey’in ülkeden derhal ayrılmasını istiyorlardı. Muhterem Bey, haberi aldığında Ahmet’e döndü:
-Söyle bakalım gidelim mi Amerika’ya?

Ahmet bu defa sözünü sakınmak istemedi:

-Efendim eğer savcı böyle bir soruşturma açmışsa, ABD'ye gidilmesi ifade vermekten kaçınmak anlamında algılanabilir.. Bizim saklayacak bişeyimiz olmadığı için gitmemek gerekiyor. En azından dava süresince..

Muhterem Bey cevap vermedi. Bu sırada acil koduyla bir telefon daha geldi. Bu defa arayan ‘’karacaoğlan’’ lakaplı başbakandı. Hoca efendiye:

- Sağlığınız çok önemli.. Sizinle ilgili böyle bir soruşturma olsa haberimiz olurdu.. Lütfen tedavinizi aksatmayın ve Amerika'ya gidin.. dedi.

Başbakan davayı neden saklıyordu? Hoca efendi ‘’kaçmış gibi’’ algılamasın diye mi? Yoksa gerçekten Muhterem Bey’in sağlığını mı düşünüyordu?

Telefonu açıp Latif Bey’i bilgilendirdi. Latif Bey ‘’derhal oraya geliyorum’’ dedi. Yarım saat sonra kapıdaydı. Muhterem Bey’in karşısına geçip adeta yalvardı gitmemesi için.. Muhterem Bey camdan dışarı bakıyor, üstünkörü cevaplar veriyor ama ‘’giderim’’ veya ‘’gitmem’’ şeklinde cevap vermiyordu.

Görüşmesi sonuçsuz kalınca Latif Bey binadan ayrıldı. Gazeteciler kapıya gelmeye başladı. Hepsi aynı soruyu soruyordu: ‘’Amerika’ya gidecek misiniz?’’

Öyle oldu. 99 yılında Muhterem Bey ‘’sağlık nedenlerinden ötürü’’ şeklindeki açıklamayla Amerika’ya gitmişti. Cemaat, mormon tarikatının yoğunlukta olduğu Pensilvanya bölgesini üs olarak belirlemişti. Ama adres yine farklıydı. Muhterem Bey Minnesota’ya gidiyordu.

Ahmet yıllar sonra bunu Latif Bey’e anlattığında şöyle bir cevap alacaktı:

-Minnesota’daki Mayo Clinic bir kalp hastanesi değil.. ‘’Yine’’ değil.. Korkarım bu defa temelli gidecek hoca efendi..

2014

‘’17 Aralık bir darbedir’’

Türkiye’nin devlet kademesinden herkes televizyonlarda bunu söylüyorlardı. Ahmet ve Latif Bey, olanları üzüntüyle seyrediyorlardı. Uzun süre ayrı kalmış, birbirlerinden haber alamamışlardı. Bu sabah olan baskınlar yüzünden bir araya gelme ihtiyacı hissetmişlerdi.

Ahmet yıllar önce cemaatten ayrıldıysa da Latif Bey çok daha uzun bir süre Muhterem Bey’e destek olmaya, onu her türlü kötü düşünceye karşı korumaya çalışmıştı. Ahmet, Latif Bey’e dönüp tek kelime edebildi:

-Neden?

Latif Bey televizyonu kapattı. Bir süre yere baktı ve titreyen sesiyle konuşmaya başladı:

-22 Mart 1999 yılında kalp hastası bir adam Türkiye’de ve Amerika’da nöro-pskiyatri alanında uzmanlaşmış isimlere muayene oldu.. Kalp ameliyatı olduğu söylenen, tedavi olduğu hastanelerin hangi bilimsel, teknolojik açıdan ün yaptığını biliyor musun? Transdermal veri alıcıları.. sözde alzheimer tedavi merkezi yani.. NSA ve CIA buna “uzaktan nöral denetim” diyor.. İngilizcesi ‘’ Remote Neural Monitoring’’ Kalp hastası adam ilk defa 1992 yılında Amerika'ya gitti. Orada yaşayan arkadaşları şu anda yaşadığı malikaneyi 92 'de (vakıf adına) satın aldılar. Oysa Devlet Güvenlik Mahkemesi kendisine  99 'da dava açtı. O zamana kadar kaçmasını (veya hicret) gerektirecek bir durum söz konusu değildi. Peki 92 'de neden diplomatik ruhsatla böyle insanlardan azade, adeta bir inziva yuvası satın alındı? Evse ev yüzlerce vardı Amerika’da.. Ama nedense diplomatik ruhsatlı bir ev tercih edildi. Ne zaman? 92'de! DGM'nin kalp hastası adama dava açmasından 7 yıl önce! Demek ki bir plan söz konusu..

Ahmet’in önündeki gazetelere bakarak adeta fısıldadı:

-Telegram! Zihin kontrolü mü?

Latif Bey’in gözleri doldu. Aynı ses tonunda devam etti:

-Kalp hastası adamın ‘’telegram’’ ile kontrol edilebileceği gerçeğini 92'de görenler ''güvenli ev''i sağladılar. Sonra da DGM davasından kurtulmak ve sözde yıllardır beklettiği sağlık problemine çare bulmak için çeşitli sağlık merkezlerine götürdüler. Kalp hastası adam Amerika’da tam donanımlı bir araştırma kalp hastanesine yatmak yerine neden özel kliniklerde tedavi edildi? Neden gittiği ilk 6 ay kimse ile görüştürülmedi. Neden korunaklı bir eve hapsedildi? Şu an bile gidenlerin bazen görüştürülüp bazen görüştürülmemesinin sebebi nedir?

Ahmet söze girdi:

-Paralel yapı kim öyleyse?

Latif Bey devam etti:

- 92'de Muhterem bey için korunaklı güvenli evi kim aldıysa, şu an paralel yapı olarak nitelendirilen, devletin sinir merkezlerine sızmış illegal yapıyı yönetenler de onlardır. Bu yüzden Muhterem Bey ''kim paralelse allah belasını versin'' diyebilir rahatça.. Bilmez çünkü etrafındakilerin oyunlarını.. Zaman zaman bazı görüntü ve sesler duyduğu/gördüğü biliyorsun..

Ahmet gözlerini kaldırdı:

-Rüyalar!

Latif Bey yutkundu. Gözlerini kapattı ve devam etti:

- Korkarım Muhterem Bey kendi dünyasında bu emarelerin bir manevi mesaj olduğunu düşünüyor.. Ona bu görüntüleri gönderen odaklar ise bunu cemaati ve organlarını yönetmek için kullanıyorlar. Araştırmalarıma göre transdermal, yani deri altı ileticilerin mesafe sınırları var. Bu yüzden Muhterem Bey pek dışarı çıkmıyor, evinden ayrılmıyor.. Etki alanından çıkmadığı sürece, o eski vaiz olmayacaktır.. dedi.

Abdest almak üzere kalkıp banyoya yöneldiğinde elindeki gazeteyi alıp masanın üzerine bıraktı. Gazetede başbakanın sinirli bir yüz ifadesi vardı. 

Altındaki manşette ‘’İnlerine gireceğiz!’’ yazıyordu.


koddostu facebook koddostu google+ koddostu twitter
Paylaş
Uyarı
Blogda yazılan herşey gerçeklere dayalı kurgu teorilerdir. Telif hakkı içermez. Dilediğiniz gibi kopyalayabilir, kaynak göstermeden kullanabilirsiniz.

@nushirevan